"Artık Kurtulan Apaçık Bir Delille Kurtulsun, Ve Helak Olan da Apaçık Bir Delilden Sonra Helak Olsun" (Enfal-42)
Allah'ın Şeriatini, Beşeri Kanunlarla Değiştiren Kafir Olur
İbn-i Cerir Rahimehullah şöyle der: “Seleme bin Kuheyl’den rivayet edildiğine göre, Alkame ve Mesruk, İbn-i Mes’ud’a rüşvet hakkında sordular. İbn-i Mes’ud, “Haramlardandır” diye cevap verdi. “Hükümde -Yani rüşvet alınıp bir konuda Allahu Teala’nın hükmü ile hükmedilmemesi- nasıldır?” diye sordular.
Bunun üzerine İbn-i Mes’ud, “O zaman küfürdür” dedi ve “Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir” (5 Maide/44) ayetini okudu. Ömer İbnu’l-Hattab’ın, Ali bin Ebi Talib’in, Hasan el-Basri’nin, Said bin Cübeyr’in, İbrahim en-Nehai’nin ve Süddi’nin görüşü de budur.
İbn-i Kudame el-Hanbeli Rahimehullah şöyle der: “Allahu Teala şöyle buyurur: “Durmadan haram yerler.” (5 Maide/42) Hasan ve Said bin Cübeyr bu ayetin tefsiri hakkında şöyle derler: “Bu rüşvettir.. Ancak kadı rüşveti kabul ederse (ve bu sebeple Allahu Teala’nın hükmü ile hüküm vermezse), onunla küfre girer.” (El-Muğni, 11/437)
Muhammed bin Abdulvehhab Rahimehullah şöyle der: “Tağutun anlamı geneldir. Allah’tan başka kendisine ibadet edilen ve bundan razı olan her mabud, kendisine tabi olunan ya da Allah ve Rasulü’ne değil de kendisine itaat edilen her varlık tağuttur. Pek çok tağut vardır; bunların önde gelenleri ise beş tanedir. Bunlardan birisi, Allah’ın indirdiklerinden başkası ile hükmeden kişidir.
Allahu Teala şöyle buyurur: “Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” (5 Maide/44)
Abdullatif bin Abdurrahman Rahimehullah şöyle der: “Kim, Allah’ın Kitabı ve Rasulü’nün Sallallahu Aleyhi ve Sellem sünneti kendisine ulaşmış olmasına rağmen, bu ikisi dışında bir şey ile hükmederse kafir olur.
Allahu Teala şöyle buyurur: “Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” (5 Maide/44)
Ali Cüreyşe şöyle der: “Kur’an-ı Kerim, Allahu Teala’nın indirdiği hükümlerden başkası ile hükmeden yöneticileri, kafirler, zalimler ve fasıklar olarak nitelemektedir. Kişi, yüzünü Allahu Teala’nın indirdiği hükümlerden başkasına çevirirse, küfür ve zulüm ile buluşur. Allahu Teala’nın hükümlerini yerine getirmekten kaçınır ise farklı manaları ile fasıklık ile buluşur.” (Usulu’ş-Şeriati’l-İslamiyye, 49)
Allahu Teala şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber’e ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, (Allah'a ve ahiret gününe gerçekten iman ediyorsanız) onu Allah'a ve Rasulü’ne götürün. Bu, hayırlı ve netice itibarıyla en güzeldir.” (4 Nisa/59)
İbn-i Kesir Rahimehullah bu ayetin tefsirinde şöyle der: “Yani husumetleri ve bilmediklerinizi Allah’ın Kitabı’na ve Rasulü’nün Sallallahu Aleyhi ve Sellem sünnetine götürerek, aranızda anlaşmazlık konusu olan şeylerde onları hakem kılın. “Allah'a ve ahiret gününe gerçekten iman ediyorsanız..” sözü, anlaşmazlık konusu olan meselede, Allah’ın Kitabı’nı ve Rasulü’nün Sallallahu Aleyhi ve Sellem sünnetini hakem kılmayanların, Allah’a ve ahiret gününe iman etmemiş olduklarına delalet etmekdir.” (Tefsir-u İbn-i Kesir, 1/519)
Şeyh Muhammed bin İbrahim şöyle der: “Ayette geçen “(herhangi) bir hususta” şeklindeki ifade, “anlaşmazlığa düşerseniz” şartı ile zikredilmiştir. Bu genel bir ifadedir ve tartışmaya düşülen herşeyi kapsar. Daha sonra ise, “Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman ediyorsanız..” buyurularak, anlaşmazlığa düşülen her meselenin Allah’a ve Rasulü’ne götürülmesinin, Allah’a ve ahiret gününe imanın bir şartı olduğu belirtilmiştir.” (Risaletu Tahkimu’l-Kavanin, 6-7)
İbnu’l-Kayyim Rahimehullah şöyle der: “Allahu Teala, Rasul’ün Sallallahu Aleyhi ve Sellem getirmiş olduğu hükümlerden başkasına başvuran kişinin, tağutu hakem seçtiğini ve hüküm için ona başvurduğunu bildirmektedir. Tağut; kulların, kendisi sebebi ile sınırı aştıkları her mabud (ibadet edilen) veya bu şekilde kendisine itaat edilen ya da uyulan her kişidir. Dolayısıyla Allah ve Rasulü’nden başka hüküm konusunda kendisine başvurulan, Allahu Teala’dan başka kendisine ibadet edilen, Allahu Teala’nın, hakkında hiçbir hüküm indirmediği şeylerde kendisine tabi olunan her kişi veya topluluk tağuttur.”(İ’lamu’l-Muvakkıin, 1/85)
Süleyman bin Abdullah en-Necdi şöyle der: “Kim Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet eder, sonra anlaşmazlığa düşülen bir konu hakkında Rasül’den başkasına yönelirse, o kimse şehadetinde yalancıdır.”(Teysiru’l-Azizi’l-Hamid, 554.)
İbn-i Kesir şöyle der: “Allahu Teala, kendi şerefli ve mukaddes zatına andederek buyuruyor ki: Bütün işlerde Rasul’ü Sallallahu Aleyhi ve Sellem hakem kılmadıkça hiç kimse gerçekten iman etmiş olmaz. O’nun verdiği hüküm, gizli ve açık olarak her zaman kendisine uyulup bağlanılması vacip olan haktır.” (Tefsir-u İbn-i Kesir, 1/521)
İbnu’l-Kayyim şöyle der: “Allahu Teala, insanların, usül, fürû, şer’i hükümler, uhrevî hükümler ve karşılaşmış oldukları diğer meselelerde Allah’ın Rasulü’nü hakem olarak tayin etmedikçe, imanlarının olmadığına, mukaddes zatına andederek yemin ediyor. Tek başına, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem hakem olarak tayin edilmesi de imanın isbatı açısından yeterli değildir. Bununla birlikte içlerinden de hiçbir sıkıntı duymamaları gerekir. İçlerinde sıkıntı duymaları, kişinin gerek Rasulullah’a Sallallahu Aleyhi ve Sellem hükmolunmaktan dolayı ve gerekse O’nun vereceği hükümden dolayı göğsünün daralmasıdır. Dolayısıyla Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem hükmüne bütün açıklığıyla göğüslerini açmaları, tam olarak onu kabul etmeleri ve bundan razı olmaları gerekir. O’nun hükmüne, itiraz etmeden tam bir kabul ve teslimiyet ile yönelmedikçe, iman etmiş olmazlar.” (Et-Tıbyan fi Aksami’l-Kur’an, 270)
Muhammed bin İbrahim şöyle der: “Bu ayet-i kerimeye ve hükmün iki çeşit olduğuna delalet edişine dikkat edilmelidir. Allahu Teala’nın hükmünden başka ancak cahiliye hükmü vardır. Bu da şunu göstermektedir ki, günümüz kanun koyucuları, ister kabul etsinler ister kabul etmesinler, cahiliyye ehli zümresine girmektedirler. Hatta onlar, o müşriklerden daha kötü ve daha yalancı bir durumdadırlar. Çünkü cahiliyye ehlinden olan müşriklerinin, bu alanda herhangi bir çelişkileri yoktur. Ancak günümüz kanun koyucuları Rasul’ün Sallallahu Aleyhi ve Sellem getirmiş olduğuna iman iddiasında bulundukları halde, bu iddiaları ile çelişki içerisindedirler. Kendileri için bu ikisi arasında bir yol bulmak isterler. Allahu Teala onlar hakkında şöyle buyurur: “İşte gerçekten kafirler onlardır. Ve biz kafirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” (4 Nisa/151)
Şenkıti Rahimehullah yukarıda aktarmış olduğumuz ayet (Nisa/59) hakkında şöyle der: “Bu ayet, Allah ve Rasulü dışında bir kimseye itaatte bulunan, Allah’ın haram kıldığını helal, helal kıldığını ise haram kılmada Kitap ve Sünnet’e uymaktan yüz çevirerek Allah’a isyan konusunda ona uyan ve Allah’ın izin vermediği konuda onu izleyen kişinin, o kimseyi rab ve mabud edindiği ve Allahu Teala’ya şirk koşmuş olduğunu belirtmektedir. Allahu Teala şöyle buyurur: “O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.” (Kehf/26) Bu gibi ayetlerden, Allah’ın koymuş olduğu hükümler dışında ortaya konan kanunlara uyanların, Allah’a şirk koştukları anlaşılmaktadır.” (Advau’l-Beyan, 4/91)
İbn-i Kesir Rahimehullah, Tatarların hüküm için kendisine başvurdukları Yesak veya Yasa isimli kanunlarından bir bölümünü Cüveyni’den naklettikten sonra şöyle der: “Kim nebilerin sonuncusu Muhammed bin Abdullah’a Sallallahu Aleyhi ve Sellem indirilmiş olan sağlam şeriatı terk eder ve önceki ümmetlere ait olup hükmü nesholunmuş olan başka bir şeriate hüküm için başvurursa küfre girmiş olur. Hükmü nesholunmuş olan önceki şeriatlere başvurmanın sonucu bu ise, acaba Yasa’ya başvuran ve onu şeriata tercih eden kimsenin durumu nedir? Kim bu tür kanunlara başvurursa, Müslümanların icmasıyla kafir olmuş olur.” (El-Bidaye ve’n-Nihaye, 3/128)
Şeyhu’l-İslam İbn-i Teymiye Rahimehullah şöyle der: “Müslümanların dininde zaruri olarak bilinmektedir ki, İslam dini dışında bir şeye tabi olmayı ya da Muhammed’in Sallallahu Aleyhi ve Sellem şeriatı dışında başka bir şeriata tabi olmayı caiz gören kimse kafirdir. Müslümanların tamamı bu konuda ittifak etmiştir. Bu kişinin küfrü aynen, Kitap’ın bir kısmına iman edip, bir kısmını inkar eden kişilerin küfrü gibidir.
Allahu Teala bu kişiler hakkında şöyle buyurmaktadır: “Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler veAllah ile peygamberlerini birbirinden ayırıp: “Bir kısmına iman ederiz, ama bir kısmına inanmayız” diyenler ve bunlar (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu; işte gerçekten kafirler bunlardır. Ve biz kafirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” (4 Nisa/150-151;Mecmuu’l-Fetava, 28/524.)
Yine şöyle der: “Kişi, (üzerinde icma olan) haramı helal ya da helalı haram yaparsa veya (üzerinde icma olan) şeriatı değiştirirse, fakihlerin ittifakıyla kafir ve mürted olur.” (Mecmuu’l-Fetava, 3/267)
Abdulkadir Udeh şöyle der: “Yaratıcıya isyan olan bir işte yaratılana itaatın olmadığı konusunda, müçtehid imamlar arasında söz ve itikad bazında hiçbir ihtilaf yoktur. Zina, sarhoşluk veren içki, hadlerin ve İslam ahkamının geçersiz kılınması ve Allahu Teala’nın izin vermediği konularda kanun koyma gibi, haramlığı konusunda icma bulunan yasakları mübah görmek şüphesiz ki küfür ve riddettir. Dinden irtidat eden yöneticiye karşı ayaklanmak ise bütün Müslümanlar üzerine farzdır.” (El-İslam ve Evdauna’l-Kanuniyye, 60)
Ahmed Şakir, Tatarların hüküm için kendisine başvurdukları “Yesak” isimli kanunları hakkında İbn-i Kesir’in söylemiş olduğu sözlere dair şöyle der: “İslam düşmanı Cengiz Han’ın sonradan ortaya koyduğu bu kanunlara karşı Hafız İbn-i Kesir’in (sekizinci asırdaki) bu etkili tanımını görüyor musunuz? Hicri 14. asırda bulunduğumuz şu dönem, İbn-i Kesir’in nitelediği dönemdir. Ancak şu fark bulunmaktadır ki, günümüz Müslümanları, durum olarak onlardan daha kötü ve zulüm olarak onlardan daha şiddetli bir haldedir. Çünkü şu anda İslam ümmetinin çoğunluğu, şeriata aykırı olan bu kanunlar içerinde neredeyse eriyip kaybolmuş vaziyettedir. Bu beşeri kanunlar, şüphe ve tartışmaya yer bırakmayacak kadar açık bir küfürdür. Kim olursa olsun hiçbir Müslüman'ın, bu kanunlarla amel etmesi veya onlara boyun eğmesi konusunda asla geçerli bir mazereti olamaz." (Umdetu’t-Tefsir, 4/173-174)
Muhammed bin Abdulvehhab Rahimehullah şöyle der: “İnsanların, Allahu Teala dışında, kendilerine itaat edilmesi gerektiğine inandıkları bu tağutların tamamı kafirdirler, İslam’dan çıkmışlardır. Allah’ın haram kıldığını helal, Allah’ın helal kıldığını ise haram kılmalarına rağmen nasıl kafir olmasınlar ki? Sözleri, fiilleri ve onaylarıyla, yeryüzünde kötülüğü yaymaya çabalarlar. Kim onlar için mücadele eder, onların küfrünü inkar eder ya da onların bu fiilinin batıl olsa da onları küfre götürmeyeceğini söylerse, bu mücadeleci kimsenin fasık olduğunu söylerim. Çünkü İslam dini, bu tağutlardan uzaklaşmadıkça ve onları tekfir etmedikçe gerçekleşmez.” (Er-Resailu’ş-Şahsiyye, 188)
Onları tekfir etmemek bile, Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab’a göre büyük bir suç iken, acaba onların İslam’ın en güzel niteliklerine sahip olduklarını söyleyen, devletleri ve sistemlerini temize çıkaran ve onları inkar edenlere saldıran kişinin durumu nasıl olur?!
Allah Teala şöyle buyurur: “Hayır, Rabbine yemin olsun, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapmadıkça, verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymayarak tam teslimiyet göstermedikçe iman etmiş olmazlar.” (4 Nisa/65)
Ahmed Şakir Rahimehullah bu ayetin tefsiri hakkında şöyle der: “Ey Müslümanlar, sömürgeci düşmanlarınızın yeryüzünün dört bir tarafındaki İslam beldelerinde yaptıklarına bir bakın! Müslümanlara, ahlakı, edep ve dinleri yok eden, ne bir şeriat ne de bir din üzerine kurulmamış, aksine kafir ve putperest bir adamın çıkarmış olduğu kanunlar üzerine kurulmuş olan putperest Avrupa kanunlarını dayatmaktadırlar. Halbuki onlar, İsa’ya Aleyhisselam iman etmekten kaçınmışlar, putperestlik, günah, suç ve ahlaksızlıkta ısrar etmişlerdir. Bu kanunları ortaya koyan kişilerden ilki Justinyen isminde bir dinsizdir. İslam’a müntesip olduğunu iddia eden bazı sahtekarlar ise bu kanunların tercemesini yaparak “Müdevvenetu Justinyen” olarak isimlendirmişlerdir. Böyle bir isimlendirmeden amaçları ise, hicret yurdunun imamlarından birine ait olan ve Kitap ve Sünnet üzere İslam fıkhını muhteva eden, “Müdevvenetu Malik” isimli eser ile alay etmektir.
İslam düşmanlarının Müslümanlara dayattıkları bu kanunlar, aslında, Müslümanların saf dinlerine bedel olarak ortaya konan batıl bir dindir. Zira bu kanunlara itaate zorlamışlar ve kalplere, bu kanunların sevgisini filizlemişlerdir. Birçok konuşma ve yazılarda “Kanunların Kutsallığı”, “Yargı Kutsallığı”, “Mahkeme Dokunulmazlığı” ve buna benzer vasıflar ile bu kanunların nitelendirildiğini görmekteyiz. Halbuki İslam şeriatı ve İslam fakihlerinin görüşleri hakkında asla bu tür nitelemelerde bulunmamaktadırlar. Bilakis yayın organları aracılığı ile “İrtica”, “Gericilik”, “Rahiplik”, “Orman Kanunları” ve buna benzer ifadeler kullanılarak İslam’a hakaretler yapılmaktadır.
Ayrıca bu kişiler, ortaya koydukları bu kanunlar için “Fıkıh”, “Fıkhi”, “Teşri” ve buna benzer bir takım şer’i ıstahları kullanmaktadırlar. Böylece halkın gözünde, İslam ve İslam şeriatı ile kendi din ve şeriatları arasındaki farkı azaltmak ve dengelemek istemektedirler...
Bu yeni din (yani beşeri kanunlar), İslam beldelerinin çoğunda Müslümanların hüküm için kendisine başvurdukları temel kaideler vasfını almıştır. Bu kanunlardan bazıları İslami hükümlere uymuş, bazıları ise uymamıştır. Bunların tamamı batıl ve dinden çıkmaktır, küfürdür. Çünkü bu kanunlardan İslam şeriatına uyanlar tesadüfen uymuştur. Yoksa İslam’a uymak, Allah’ın emrine ya da Allah Rasulü’nün Sallallahu Aleyhi ve Sellem emrine muvafakat ve itaat olsun diye yapılmamıştır. Her ikisi de yani İslam’a uyanı da uymayanı da batıldır. Sapıklığın kokuşmuş çukurundadır, sahibini ateşe sürükler. Hiç bir Müslüman'ın buna boyun eğmesi ya da rıza göstermesi caiz değildir.” (Umdetu’t-Tefsir, Muhtasaru Tefsir-i İbn-i Kesir, 3/314-315)
Allah Teala şöyle buyurur: “Yoksa onlar cahiliye hükmünü mü istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?”(5 Maide/50)
Hafız İbn-i Kesir Rahimehullah bu ayetin tefsirinde şöyle der: “Bütün hayırları ihtiva eden, bütün kötülükleri yasaklayan, uydurma heva ve arzulara kapılmaktan alıkoyan Allah’ın hükmünden dışarı çıkanları Rabbimiz kınıyor. Kulların kendi elleriyle koydukları ve Allah’ın şeriatına dayanmayan cahiliyet hükümlerinin sapıklıklarını ve bilgisizliklerini reddediyor. Bu sapıklıkları; kendi görüş ve hevesleri sonucu ortaya çıkardıklarını bildiriyor. Söz gelimi Tatarlar’ın, Cenhiz Han diye bilinen krallarından alınma, krallık buyrukları vardır ve bununla hüküm verirler. Nitekim bu yasayı onlara kral koymuştur. Bu yasalar Yahudi, Hristiyan ve İslam dinine mensup muhtelif milletlerden iktibas yoluyla tanzim edilmiş kanunlar topluluğudur. Ancak bu yasalar içerisinden birçoğu, Cengiz Han’ın mücerred görüş ve heveslerinden ibarettir. O bunu, çocukları için izlenen bir hüküm haline getirmiştir ki; onlar, Allah’ın Kitabı’ndan ve Rasulullah’ın sünnetinden önce bu yasaya uyarlar. Onlardan böyle davrananlar kafirdir, öldürülmeleri vaciptir. Az veya çok hiçbir konuda Allah’tan başkasının hükmüne müracaat edilmez. Bunun için Allahu Teala; onlar, Allah’ın hükmünden vazgeçip cahiliyyenin hükmünü mü tercih ediyor ve istiyorlar, buyuruyor.” (İbn-i Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, 2/63)
İbn-i Hazm Rahimehullah şöyle der: “Eğer kişi, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem vefatından sonra bir kimsenin helal olan bir şeyi haram, haram olan bir şeyi helal, vacip olmayan bir şeyi vacip ya da Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem döneminde olmayan bir şeyi şeriat (yani kanun) kılabileceğine inanırsa, kafir ve müşrik olur, kanı ve malı mübahtır. Onun hükmü mürtedin hükmü gibidir ve aralarında hiçbir fark yoktur.”(El-İhkam, 1/73)
Şeyhu’l-İslam İbn-i Teymiye Rahimehullah şöyle der: “Allahu Teala’nın, Rasulü’ne Sallallahu Aleyhi ve Sellem indirdiği hükümler ile hükmetmenin farz olduğuna inanmayan kişi, şüphesiz kafir olur. Dolayısıyla insanlar arasında adil olduğuna inandığı kendi görüşü ile hükmetmeyi helal kılan kişi kafirdir. Zira hiçbir ümmet yoktur ki adalet ile hükmetmediğini söylesin. Halbuki adalet olarak gördükleri şey, büyüklük taslayanlarının görüşlerinden ibaret bir takım kurallardan başkası değildir. Bununla birlikte İslam’a müntesip olduğunu iddia ettiği halde, bir takım adetler ile hükmeden ve bu adetlerin Kitap ve sünnet haricinde kendisi ile hükmedilmeye uygun olduğunu söyleyen bir çok kişi bulunmaktadır ki bu da küfürdür.” (Mecmuu’l-Fetava)
İbn-i Kesir Rahimehullah şöyle der: “Kim nebilerin sonuncusu Muhammed bin Abdullah’a Sallallahu Aleyhi ve Sellem indirilmiş olan sağlam şeriatı terk eder ve önceki ümmetlere ait olup hükmü nesholunmuş olan başka bir şeriate hüküm için başvurursa küfre girmiş olur. Hükmü nesholunmuş olan önceki şeriatlere başvurmanın sonucu bu ise acaba Yasa’ya başvuran ve onu şeriata tercih eden kimsenin durumu nedir? Kim bu tür kanunlara başvurursa, Müslümanların icmasıyla kafir olmuş olur.” (El-Bidaye ve’n-Nihaye, 3/128)
İbnu’l-Kayyim Rahimehullah şöyle der: “İslam dininin, kendisinden önceki bütün dinleri neshettiğini Kur’an bildirilmekte ve bu konuda icma bulunmaktadır. Kim Tevrat ve İncil’de geçen hükümlere tutunarak, Kur’an’a tabi olmayı terkederse kafir olur. Allahu Teala, Tevrat, İncil ve diğer dinlerdeki bütün hükümleri geçersiz kılarak, insanlar ve cinlere, İslam şeriatına uymalarını emretmiştir. İslam’ın haram kıldığı dışında haram ve farz kıldığı dışında farz yoktur.” (Ahkamu Ehl-i Zimme, 1/259)
Allame Ahmed Şakir Rahimehullah şöyle der: “Müslümanların, kendi ülkelerinde inkarcı Avrupa’nın kanunlarından alınan yasalarla yönetilmesi Allahu Teala’nın şeriatına uygun olabilir mi? Onların kanunlarına heva ve batıl görüşler yön vermekte, diledikleri gibi onları değiştirmektedirler. O kanunları yapanların, yaptıkları bu yasaların İslam şeriatına uygun olup olmadığı umurlarında bile değildir. Bu beşeri kanunlar şüphe ve tartışmaya yer bırakmayacak kadar açık bir küfürdür. Kim olursa olsun hiçbir Müslümanın, bu kanunlarla amel etmesi veya onlara boyun eğmesi konusunda asla geçerli bir mazereti olamaz.” (Ahmed Şakir, Umdetu’t-Tefsir Muhtasaru Tefsiri İbn-i Kesir, 4/173-174, Daru’l-Maarif baskısı.)
Abdullah bin Hamid Rahimehullah şöyle der: “Allahu Teala’nın hükümleriyle çelişir bir şekilde kanunlar çıkaran ve bu kanunlara uymaları için insanları zorlayan kişi, İslam milletinden çıkmış bir kafirdir.” (Ehemmiyetu’l-Cihad, 196)
Şenkıti Rahimehullah şöyle der: “Gökleri ve yeri yaratanın şeriatına muhalif olan kanunlar ve bu kanunlarla hüküm vermek, gökleri ve yeri yaratana küfür mahiyetindedir… Erkeğin mirasta kadına üstünlüğünün ve erkeğe birden fazla kadın ile evlenmesine izin verilmesinin adil olmadığını veya recm, el kesme ve benzeri had cezalarının vahşet olduğunu söylemek bu kabildendir. Toplumun bireyleri, malları, namusları, soyları, akılları ve dinleri hakkında bu tür kanunlar ile hükmetmek; gökleri ve yeri yaratana küfür, bütün yaratılanları ve onlar için faydalı olan şeyleri en iyi bilen yaratıcının koymuş olduğu semavi düzene isyan ve hakimiyeti Allah’tan başkasına vermek niteliğindedir.
Allahu Teala şöyle buyurur: “Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri onlara şeriat kılan ortakları mı var?” (42 Şura/21) “De ki: “Allah’ın size indirdiği rızıktan bir kısmını haram, bir kısmını da helal kıldığınızı görmüyor musunuz? De ki: Allah mı size izin verdi? Yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” (10 Yunus/59) “Dillerinizin yalan olarak vasfettiği şeyler hakkında, ‘Bu helaldir, bu da haramdır’ demeyin, çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.” (16 Nahl/116; Advau’l-Beyan)
Muhammed bin İbrahim Rahimehullah şöyle der: “Yeryüzünde hükmetmesi ve insanları uyarması için Arapça olarak Ruhu’l-Emin vasıtası ile Muhammed’in Sallallahu Aleyhi ve Sellem kalbine indirilenin dışında kanunlar ortaya koymak ve anlaşmazlığa düşülen konularda bu kanunlara başvurmak büyük küfür ve Allahu Teala’nın şu ayetinden yüz çevirmektir: “Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, (Allah'a ve ahiret gününe gerçekten iman ediyorsanız) onu Allah'a ve Rasulü’ne götürün. Bu, hayırlı ve netice itibarıyla en güzeldir.” (4 Nisa/59; Risaletu Tahkimu’l-Kavanin)
Allahu Teala şöyle buyurur: “(Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (Hristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Halbuki hepsine de tek İlah’a kulluk etmekten başka bir şey emrolunmadı. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.” (Tevbe/31) Adiy bin Hatim’den Radıyallahu Anhu şöyle rivayet edilmiştir: “Boynumda altından bir haç olduğu halde Allah Rasûlü’nün Sallallahu Aleyhi ve Sellem yanına geldim. Allah Rasûlü Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana: “Ey Adiy, şu putu boynundan at” dedi. Ben onu boynumdan attım. Yanından ayrıldığım esnada Allah Rasûlü’nün Sallallahu Aleyhi ve Sellem şu ayeti okuduğunu duydum: “(Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (Hristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler.” (Tevbe/31) Bunun üzerine ben: “Biz onlara ibadet etmiyorduk” dedim. Allah Rasûlü Sallallahu Aleyhi ve Sellem: “Allah’ın helal kıldıklarını haram, haram kıldıklarını ise helal sayıyorlar ve siz de bunları helal ya da haram kabul etmiyor muydunuz?” dedi. Ben: “Evet” dedim. Allah Rasûlü Sallallahu Aleyhi ve Sellem: “İşte ibadetiniz budur” diye buyurdu.” (İmam Ahmed, Tirmizi ve İbn-i Cerir rivayet etmişlerdir)
İbn-i Cerir Rahimehullah, Huzeyfe’den Radıyallahu Anhu şöyle rivayet eder: “Onlar bu haham veya rahipleri için oruç tutmuyorlardı ve namaz da kılmıyorlardı. Ancak onların helal kıldıklarını helal ve Allahu Teala’nın kendileri için helal kıldığı bir şeyi haram kıldıklarında da haram olarak kabul ediyorlardı. Onları Rab olarak benimsemeleri bu yöndendir.” (Tefsiru’t-Taberi, 10/115) Beğavi şöyle der: “Eğer, onlar hahamlarına ve rahiplerine ibadet etmiyorlardı denirse, şöyle cevap veririz: Bunun anlamı şudur: Onlar, Allah’a isyan noktasında haham ve rahiplerine itaat ediyorlar, onların helal kıldığını helal, haram kıldığını ise haram sayıyorlardı. Dolayısıyla onları rabler edinmişlerdi.” (Tefsiru’l-Beğavi, 3/85)
Süddi şöyle der: “İnsanlara uydular, Allahu Teala’nın Kitabı’nı arkalarına attılar. Bu nedenle Allah Teala şöyle buyurdu: “Halbuki hepsine de tek İlah’a kulluk etmekten başka bir şey emrolunmadı.” Yani, ancak O’nun haram kıldığı haram, helal kıldığı ise helaldir. O’nun şeriatine tabi olunur ve hükümleri uygulanır. “O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.” Yani, Allahu Teala, ortaklardan, eşlerden, yardımcılardan, rakiplerden ve çocuklardan münezzeh ve yücedir. O’ndan başka ilah ve rab yoktur.” (Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, 2/302)
Günümüz Müslüman beldelerindeki yöneticilerin kafir olduklarına dair bir diğer delil ise onların, Allahu Teala’nın düşmanları olan Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeleri ve Allahu Teala’nın dostları olan muvahhid mücahidlere ise savaş açmalarıdır.
Allahu Teala şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” (Maide/51)
Kurtubi Rahimehullah şöyle der: “Allahu Teala “İçinizden onları dost tutanlar...” yani Müslümanlara karşı onların tarafında olur ve onlara destekte bulunursa; “onlardandır” diyerek böyle davranan kişinin hükmünün, onların hükmü gibi olduğunu açıklamıştır. Bu da Müslüman'ın mürtede mirasçı olmasını engeller. Bu, İbn-i Ubeyy onları dost edindiğinde inmişti. Sonra hüküm dostluğun kesilmesi konusunda kıyamete kadar baki kaldı.” (Tefsiru’l-Kurtubi, 6/217)
Şevkani Rahimehullah şöyle der: “Allahu Teala şöyle buyurmuştur: “İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır.” Yani onların içinden ve onlardan sayılır. Bu şiddetli bir tehdittir. Tekfiri gerektiren masiyet son haddine ulaşmıştır. Bundan sonra Allahu Teala şöyle buyurur: “Ey iman edenler, sizden kim dininden dönerse...” (Maide/54) Bu, kafirlerle dostluğun küfür olduğu (ki bu da riddet çeşitlerinden birisidir) beyan edildikten sonra mürtedlerin hükümlerinin açıklamasına bir başlangıçtır.” (Şevkani, Fethu’l-Kadir, 2/50-51)
İbn-i Teymiye Rahimehullah şöyle der: “Allahu Teala şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar (onlara uyum gösteren ve onlara yardımda bulunanlar), onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” (Mecmuu’l-Fetava, 25/326)
Muhammed bin Abdulvehhab Rahimehullah şöyle der: “Müslümanın tekfir edildiği, İslam’ı bozan hallerden sekizincisi; Müslümanlara karşı müşriklere yardım etmek ve onlara destek olmaktır. Zira Allahu Teala şöyle buyurur: “İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır.” (Mecmuatu’t-Tevhid, 33)
Allahu Teala şöyle buyurur: “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini ileri sürenleri görmedin mi? Zira tağuta iman etmemeleri emrolunduğu halde tağutun önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” (Nisa/60)
İbn-i Kesir Rahimehullah bu ayetin tefsirinde şöyle der: “Ayet, bütün bunlardan daha geneldir. Kitap’tan ve sünnetten yüz çevirerek, hüküm için batıla başvuran kimseyi yermektedir. Buradaki batıldan kasıt, tağuttur.” (Tefsir-u İbn-i Kesir, 1/519)
İbnu’l-Kayyim Rahimehullah şöyle der: “Tağut, kulun kendisiyle haddi aştığı, ibadet edilen, tâbi olunan ve itaat edilen her şeydir. Her toplumun tâğutu, Allah ve Rasulü’nü bırakarak kendisinden hüküm aldıkları, Allah’a değil de kendisine ibadet ettikleri, Allah tarafından herhangi bir delil olmaksızın tâbi oldukları, yahut Allah’a itaat olmadığını bildikleri bir hususta kendisine itaat ettikleri kimsedir. İşte yeryüzünün tâğutları bunlardır. Bunlara ve insanların bunlarla olan ilişkilerine bakıldığında, insanların çoğunun Allah’a ibadetten yüzçevirerek tâğuta ibadete, Allah ve Rasulü’nden hüküm istemekten yüzçevirerek tâğuttan hüküm istemeye, Allah’a ve Rasulü’ne uymaktan yüzçevirerek tâğuta uymaya yöneldikleri görülecektir” (İ’lamu’l-Muvakkıin, 1/50) İbnu’l-Kayyim’in Rahimehullah bahsettiği bu durum, onun yaşadığı dönem ile ilgilidir. Acaba günümüzdeki insanların halini görmüş olsaydı ne derdi? Muhammed bin Abdulvehhab Rahimehullah şöyle der: “Tağutun anlamı geneldir. Allah’tan başka kendisine ibadet edilen ve bundan razı olan her mabud, kendisine tâbi olunan ya da Allah ve Rasulü’ne değil de kendisine itaat edilen her varlık tâğuttur. Pek çok tâğut vardır; bunların önde gelenleri ise beş tanedir. Bunlardan birisi, Allah’ın hükümlerini değiştiren zorba yöneticidir.
Allahu Teala şöyle buyurur: “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini ileri sürenleri görmedin mi? Zira tağuta iman etmemeleri emrolunduğu halde tağutun önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” (4 Nisa/60)
Yine bunlardan birisi de, Allah’ın indirdiklerinden başkası ile hükmeden kişidir. Allahu Teala şöyle buyurur: “..Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyenler; işte onlar kâfirlerin ta kendileridir” (Maide/44)
Muhammed Hamid el-Faki, tağutun tarifinde şunları söyler: “Selefin Radıyallahu Anhum sözlerinden özetle tağutu şöyle tanımlayabiliriz: “Kulu Allah’a ibadetten, dini ve itaati yalnızca Allah’a ve Rasulü’ne has kılmaktan çeviren ve alıkoyan herşeydir. Bu, cinlerden olan şeytan da olabilir, insanlardan olan şeytan da olabilir; ağaçlar, taşlar ve diğer başka şeyler de olabilir. Şüphesiz buna kanlar, mallar ve ırzlar hususunda insanların koymuş olduğu, İslam’a ve İslam Şeriat’ına uymayan kanunlarla hükmetme de dahildir. Bu yolla hadlerin ikamesi, faizin, zinanın, içkinin haram kılınması gibi Allah’ın şeriatından olan şeyler geçersiz kılınmış olur ve insanların koymuş oldukları bu kanunlar, kendi yaptırım güçleri ve onları uygulayanların yetkisi ile yasallaşarak korunurlar. Dolayısıyla kanunların kendisi bizzat tağuttur, bu kanunları koyanlar ve propagandasını yapanlar tağutturlar, gerek kasıtlı gerekse kasıtsız olarak Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem getirmiş olduğu gerçeklere uymaktan insanları alıkoymak için insan aklının icad etmiş olduğu her türlü yazılı metin ve buna benzer şeyler tağuttur.” (Abdurrahman İbn-i Hasen Ali’ş-Şeyh, Fethu’l-Mecid Şerhu Kitabi’t-Tevhid, 287) Ebu Muhammed Asım el-Makdisi şöyle der: “Bu nedenle bilinmelidir ki bu tağutların küfrü sadece bir yönden değildir. Dolayısıyla İbn-i Abbas’ın Radıyallahu Anhuma sözü üzerine bina edilen şüpheler bu tağutlar için geçerli olamaz. Bu tağutların küfrü bir çok yöndendir. Bunların küfürlerinin sebeplerini şöyle sıralayabiliriz:
Birincisi: Tevhid şehadeti iki asıl rükundan oluşur ve bunlardan biri olmadan diğeri tek başına fayda sağlamaz: Şehadetin kabulü ve sıhhati için bu iki rükun gereklidir. Bu rükunlardan ilki nefiydir. Yani “La İlahe” lafzı. İkinci rükun ise isbattır ki bu ise “İllallah” lafzının manasıdır.
Allahu Teala şöyle buyurur: “O halde kim tağutu reddedip Allah’a iman ederse kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.” (Bakara/256)
Kim bu ruknü birleştirmez ve ikisini birden yerine getirmez ise kopmayan sağlam bir kulpa yapışmamış demektir. Kim de kopmayan sağlam bir kulpa yapışmamışsa helak olanlar ile birlikte helak olacaktır. Çünkü bu ruknü birleştirmemesi durumunda kişi muvahhidlerden değil bilakis müşrik veya kafirlerden sayılır.
Allah’a hüküm koymada ortak koşan bu yöneticilerin, Allah’a iman ettiklerini doğrulasak bile; bu, onların Tevhid dairesine girmelerine yetmez. Çünkü onlarda Allah’ın Subhanehu ve Teala, ehemmiyetine binaen iman ruknünden daha önce zikrettiği tağutu inkar ruknü bulunmamaktadır.
Tağutları inkar etmeden Allah’a iman etmeleri, Kureyş’in kendi tağutlarını inkar etmeden Allah’a iman etmeleri gibidir. Bilindiği gibi bu iman Kureyş’e fayda etmemiş, kanlarını ve mallarını korumamıştır. Ta ki tağutlarından uzaklaşıp onları inkar edinceye kadar. Onların apaçık şirk ile içiçe olan imanları, ne dünyada ne de ahirette kendilerine fayda sağlamamıştır.
Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurur: “Onların çoğu ancak şirk koşarak Allah’a iman ederler.”(Yusuf/106)
Şirk; imanı bozan hallerdendir ve amelleri de boşa çıkarır. Allahu Teala şöyle buyurur: “Andolsun ki Allah’a ortak koşarsan, işlerin mutlaka boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun.” (Zümer/65)
Bilindiği üzere günümüz yöneticileri doğu ve batı tağutlarını inkar etmiyor ve onlardan uzaklaşmıyorlar. Bilakis bunlar, o tağutlara iman ediyorlar. Husumet ve kargaşa gibi sorunlarını Birleşmiş Milletler heyetiyle ve onların küfür kanunlarından razı olarak neticelendiriyor ve işlerini bu minvalde yürütüyorlar.
Aynı şekilde Arap tağutlarının oluşturdukları paktlar ve diğer kafir devletlerle, Birleşmiş Milletler çatısı altında yaptıkları işbirliği anlaşmaları; onların bu kafirlerin dostları ve köleleri olmalarındandır. Onlardan sakınmadıkları gibi onlara karşı hiçbir yardımı da esirgemezler. Dolayısıyla onlar içine düşmüş oldukları şirkten uzaklaşmamışlardır ki Müslüman olarak kabul edilsinler.
Arap tağutlarının durumları, gözlerinde bulanık görmelerine sebep olan kül bulunanlar için şüpheli olsa da, batı ve doğunun Hristiyan, Budist, Komünist, Hindu ve benzeri tağutlarının durumları ancak tamamen kör olanlar için kapalı olabilir. Bununla beraber Arap tağutları diğer tağutların kardeşleri ve sevgilileridir. Onları inkar etmedikleri gibi bilakis aralarında kardeşlik ve sevgi olup Birleşmiş Milletler adı altında birbirleriyle bağlar kurarlar. Herhangi bir anlaşamamalık durumunda Lahey’deki küfür mahkemesine hükmolunmak için başvururlar.
Dolayısıyla bu tağutlar için, Tevhid’in ikinci ruknü olan Allah’a imanı yerine getirdiklerini, zorlama ile kabul etsek de Müslüman olmaları için gereken; Tevhid’in birinci ruknü olan tağutu inkarı yerine getirmemektedirler. Bunlara ilave olarak şunu da söylememiz gerekir ki aslen bunlar, bizzat kendileri tağutturlar. Çünkü Allah’tan başka kendilerine ibadet edilmek, Allah kendilerine izin vermediği halde insanlar için kanunlar ortaya koymakta ve insanları, ortaya koydukları bu kanunlara uymaya gerek zorlama gerekse başka yöntemler ile davet etmektedirler.
İkincisi: Allah’ın dini ve şeriatı ile alay (istihza) etmeleri: Bunlar Allah’ın dini ile alay eden her türlü gazete, radyo, televizyon ve diğer basın yayın organlarına ruhsat verirler. Ayrıca bu basın yayın organlarını, kanun ve askerleri ile de koruma altına alırlar. Allahu Teala şöyle buyurur: “De ki; Allah ile, O’nun ayetleri ile ve O’nun peygamberi ile mi alay ediyordunuz? (Boşuna) özür dilemeyin. Çünkü siz iman ettikten sonra, tekrar kafir oldunuz.” (Tevbe/65-66)
Bu ayetler; Müslüman olan, namaz kılan, oruç tutan, zekat veren ve Müslümanlarla beraber en önemli gazvelere çıkan kişiler hakkında nazil oldu. Bununla beraber Allah Azze ve Celle onları ağızlarından çıkan ve Kur’an-ı Kerim hafızları hakkında söyledikleri bu alaycı sözleri nedeni ile tekfir etti.
Bu tağutlar ise öyle rezil insanlardır ki Allah’ın dinine üstünlüğü yakıştıramadıkları gibi, bu dini alçaklara oyun ve alay konusu yapıp, hiç kıymet vermemektedirler.
Ve bütün bunlardan daha önemlisi; dini, kendi alçak kanunları ve yasalarının seviyesine indirip, ona itiraz edip, emir ve yasaklarının yürürlükte kalıp kalmaması ile alakalı olarak, Laikler, Hristiyanlar ve inkarcılarla istişare edip işbirliği yapıyorlar. Bundan daha büyük bir istihza ve hafife alma olabilir mi?
Üçüncüsü: Doğu ve batı müşrikleri ile olan dostlukları ve muvahhitlere karşı onları desteklemeleri yönüyle küfre girmeleri: Bu tağutlar, kendi aralarında çeşitli güvenlik anlaşmaları yaparak, radikal ve terörist olarak nitelendirdikleri muvahhitler hakkında istihbarat bilgi alışverişi yaparlar. Ve hatta bazı durumlarda bu muvahhid ve mücahidleri, talep eden diğer tağuti hükümetlere teslim ederler. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirlerinin dostudurlar (birbirlerinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar; onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğuna yol göstermez.” (Maide/51)
Bu nedenle Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab Rahimehullah, İslam’ı bozan hallerden sekizincisi hakkında şöyle der: “Sekizinci Madde: Muvahhidlere karşı, müşriklere destek ve yardımcı olmak küfürdür.”
Şeyh Süleyman bin Abdullah, “Hükm Muvalat Ehli’l-İşrak” isimli risalesinde; “Münafıkların, kitap ehlinden olan kafir dostlarına: ‘Eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, mutlaka biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde kimseye asla uymayız. Eğer savaşa tutuşursanız, mutlaka yardım ederiz’ dediklerini görmedin mi? Allah onların yalancı olduklarına şahitlik eder” (Haşr/11) ayeti hakkında şöyle der: “Bu ayetler, İslam’ını açıklayan ve bu açıklamalarının kendilerinden kabul edildiği ve kendilerine Müslüman muamelesi yapılan insanlar hakkında nazil olmuştur. Çünkü Müslümanlar zahire göre hükmetmek ile emrolunmuşlardır. Ancak bu insanlar, muvahhidlere karşı kendilerine yardım edeceklerine dair Yahudilerle ittifak ettiklerinde, Allahu Teala bu ittifaklarından dolayı onları birbirlerinin kardeşi ilan etti ve tekfir etti. Bu ittifak; onların Ehl-i Kitap ile yaptıkları kardeşlik ittifakı idi. Bununla beraber Allahu Teala bu münafıkların, Yahudiler ile yaptıkları ve Yahudilere vaadettikleri yardım konusunda da yalancı olduklarını bildirmektedir..”
Bütün bunlardan sonra, doğu ve batı kanunlarının ibadet edicileri olan müşrikler ile yardımlaşma ittifakı yapan ve muvahhidlere karşı savaşıp onları ülkelerinin hükümetlerine teslim edenlerin durumu ne olur? Şüphe yok ki günümüz tağutları tekfir konusunda ayette bahsi geçen münafıklardan daha evladırlar.
Dördüncüsü: Allahu Teala’nın dini yerine, demokrasiyi din olarak istemeleri sebebi ile küfre girmeleri: Allahu Teala şöyle buyurur: “Allah nezdinde hak din İslam’dır.”(Al-i İmran/19) İslam; Allahu Teala’nın, Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile gönderdiği hak dindir. Demokrasi ise Yunanlıların belirlediği ve ortaya koydukları bir dindir. Dolayısıyla demokrasi; şüphesiz ki Allah’ın dininden olmayan bir batıldır. Allahu Teala şöyle buyurur: “Artık haktan ayrıldıktan sonra, sapıklıktan başka ne kalır.” (Yunus/32) Bu tağut yöneticiler, demokrasiyi açıkça, ısrarla ve kötü görmeksizin bilakis övünçle ve mutluluk ile kabul ediyorlar. Onlar için, tercih ettikleri tek şey İslam değil; demokrasidir. Demokrasi ve İslam birlikte olmaz. Çünkü Allah Subhanehu ve Teala halis İslam’dan başkasını kullarından kabul etmeyecektir. İslam, yasa ve hükümleri yalnızca Allahu Teala tarafından belirlenen dindir. Demokrasi ise şirk ve küfür dinidir ki kanun ve hükümlerini Allahu Teala değil insanlar belirler. Allah Subhanehu ve Teala kişinin İslam ve küfrü veya şirk ve Tevhid’i birbiri ile birleştirmesinden razı olmadığını ve bunu kişiden kabul etmeyeceğini belirtmiştir. Bilakis bütün dinler reddedilip onlardan uzaklaşılmadıkça, kişinin Tevhid’i ve İslam’ı sahih olmaz, kendisinden kabul olunmaz.
Allah Subhanehu ve Teala Yusuf Aleyhisselam için şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ben Allah’a iman etmeyen bir kavmin dininden uzaklaştım. Onlar ahireti inkar edenlerin ta kendileridir. Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un dinine uydum. Allah’a herhangi bir şey ortak koşmak bize yaraşmaz. Bu, Allah’ın bize ve insanlara olan lütfundandır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.” (Yusuf/37-38)
Müslim’in rivayet ettiği sahih bir hadiste Allah Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurur: “Kim ‘La İlahe İllallah’ der ve Allah’tan başka kendisine ibadet edilen her şeyi inkar ederse malı ve canı haramdır. Hesabı ise Allah’a aittir” Yine Müslim’deki başka bir rivayette ise şöyle geçer: “Kim Allah’ı bir tanır...”
Dinler sadece Hristiyanlık ve Yahudilikten ibaret değildir. Bilakis, Komünizm ve Demokrasi gibi kafir topluluklardan çıkan tüm inanç ve mezhepler de birer dindir. Allahu Teala’nın, kişinin İslam’ını kabul etmesi için, bu kişinin tüm bu batıl din ve inanışlardan uzaklaşması gerekir.
Allah’ın hükümlerinde, bir kişinin hem Müslüman hem de Hristiyan veya Yahudi olması caiz değildir. Aynı şekilde kişinin hem Müslüman ve hem de Demokrat olması Allah’ın razı olmadığı ve kabul etmediği bir şeydir. Çünkü İslam; Allah’ın dini, Demokrasi ise küfür dinidir. Allahu Teala şöyle buyurur: “Kim İslam’dan başka bir din ararsa bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” (Al-i İmran/85)
İslam ile birlikte Demokrasi dini kabul edildiğinde durum bu ise, bir de İslam dinine ve İslam dininin tüm hükümlerine karşı yüz çevirip, Demokrasi dinine geçen ve Demokrasi dininin tüm hükümlerini kabul edenlerin hali nedir?
Beşincisi: Kendi nefislerini ve Allah’ın dışında rabler edindikleri şeyleri Allah’a eş tutmaları açısından küfre girmeleri: Bu tağutlar için, Allah’ın dini dışında edindikleri kendi batıl dinleri Allah’ın dininden daha önemlidir. Allah’ın hükümleri, kendi batıl dinleri yanında geçersizdir ve bu hükümleri hakir görürler. Ayrıca kim Allah’ın hükümlerini hakir görür, yüz çevirir, muhalefet eder veya alay ederse bu kişiyi kendilerinin dostları olarak kabul ederler. Bu kişileri, “İnanç hürriyeti ve insan hakları” adı altında kanunları ile korurlar. Oysa ki bu kişinin Allah’ın dinindeki hükmü mürteddir.
Ancak kim bu tağutların kanunlarına muhalefet eder, düsturlarına karşı çıkar veya Allahu Teala dışında edindikleri rablerinden yüz çevirirse, eziyet edilir, hapse atılır ve bir çok zulümler ile karşı karşıya bırakılır. Bunun örnekleri çoktur. Allah’a, dine ve peygambere sövüldüğünde bu hükümetlerin yerel mahkemeleri, Allah’a, dine ve peygambere söven bu kişiyi yargılar. Böyle bir kişiye bu mahkemelerin vereceği ceza iki veya üç ayı geçmez. Oysa biri, yöneticilerden veya bakanlardan olan, değişik ilah ve rablerinden birine sövse direk olarak mesele devlet güvenlik mahkemelerine intikal eder ve bu kişi için en az üç seneye kadar hapis cezası verilir. (Bu ceza Ürdün Devleti’nin kanunlarındadır)
Onlar kendi nefislerini ve Allah’tan başka edindikleri rableri Allahu Teala ile bir tutmuyorlar. Bilakis haddi aşıyorlar ve Allah’tan daha fazla bu ilah ve rablerini yüceltiyorlar. Önceki müşriklerin şirki; kendi ilahlarını Allahu Teala kadar sevmeleri, yasa, hüküm ve ibadet konularında onları Allah’a Subhanehu ve Teala denk görmeleri şeklindeydi. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurur: “İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını Allah’a denk ilahlar edinirler. Onları Allah’ı sever gibi severler..” (Bakara/165)
Yine Allahu Teala müşriklerin şöyle diyeceklerini belirtmektedir: “Vallahi biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Çünkü biz sizi alemlerin Rabbi ile eşit tutuyorduk.” (Şuara/97-98)
Günümüzün müşrikleri ise aşırılığa ve isyana kaçarak, kendi ilahlarını ve rablerini, Allahu Teala’dan daha fazla tazim etmekte ve yüceltmektedirler. Allahu Teala ise onların bu yaptıklarından münezzehtir.
Burada bahsettiklerimiz hakkında, bu tağutların kanunlarını ve olan biteni bilen hiçbir insan bize muhalefet etmez. Özellikle aşağıdaki sebepler de incelendikten sonra, günümüz hakimleri ve kanun koyucularının bizzat kendilerinin tağut ve Allah’tan başka kendilerine ibadet edilen birer ilah olduğu anlaşılacaktır inşaallah.
Altıncısı: Allah Azze ve Celle ile beraber yasa koymaları yönünden küfürleri: Bu, asrımızda en yaygın ve revaçta olan bir şirktir. Bu tağutlar, diğer insanları da bu yasalarını ve kanunlarını sevmeye ve bu kanunlar ile muhakeme olunmaya davet ve teşvik etmektedirler. Allah’ın dinine ve tekliğine zıt yasa ve kanunlar çıkarmakta ve her türlü konu üzerinde kendilerine yasa koyma hakkı tanımaktadırlar.
Ürdün Anayasası’nda şöyle geçer: “Kanun çıkarma yetkisi kral ve Millet Meclisi’ne aittir. Çıkarılan her yeni kanunun, anayasanın temel esaslarına uygun olması gerekir.”
Allahu Teala müşrikleri reddederek şöyle buyurur: “Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri onlara şeriat kılan ortakları mı var?” (Şura/21)
“Ey zindan arkadaşlarım, çeşitli ilahlar mı daha iyi, yoksa gücüne karşı durulmaz olan bir tek ilah mı?” (Yusuf/39)
Allahu Teala tek bir meselede de olsa şeriatına itaat edilmesi konusunda şöyle buyurur: “Üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah’a ortak koşanlardan olursunuz.” (En’am/121)
Allahu Teala bu ayette, kanun koyma konusunda müşriklere itaat etmelerinden dolayı, onların Allahu Teala’ya karşı açık ve büyük bir şirk koştuklarını açıklamaktadır. Buna göre günümüzde kanun koyma yetkisini tamamen kendilerinde gören bu tağutların durumu nedir?
Onların anayasasında şöyle geçer: “İslam kanunları (şeriatı), çıkacak olan yeni yasalar için temel belirleyici konumunda olan kaynaklardandır.”Bundan şu anlaşılmaktadır ki, bu tağutlar yasama konusunda Allahu Teala’yı tek mercii olarak kabul etmemektedirler. Bilakis yasama konusunda ana ve yan olmak üzere çeşitli meşru kaynakları vardır. Onlar için, İslam şeriatı bu kaynaklardan sadece birisidir. Daha açık bir ifade ile; onların ilah ve rableri ana ve yan olmak üzere çok sayıda ve çeşittedir. Onların katında Allahu Teala, bu ilahlardan sadece bir tanesidir. Allah Subhanehu ve Teala onların bu iftira ve söylediklerinden münezzehtir.
Onların kanunları hakkında bilgisi ve deneyimi olan herkes bilir ki bu hükümetlerde çıkacak olan kanunlar, emir veya devlet başkanı ünvanındaki baş tağut konumunda olan kişinin imzası olmadan kanun niteliğini almaz. Tek olan Allah’ın şeriatı ile bazı durumlarda amel etseler de; bu, onların kanunlarına tezat teşkil etmeme, kanunlarının vasfını değiştirmeme şeklinde ve ancak yeryüzündeki rableri konumundaki tağutlarının rızası, kararı ve onayıyla olabilir. Onların bu küfrü; aynen bunlar gibi ilah ve rablerini çoğaltan ve Allah’a ibadette onları ortak koşan Kureyş kafirlerinin şirkinden daha iğrenç ve büyüktür. Çünkü Kureyş’in o dönemde Allahu Teala dışındaki ilahlara yaptığı ibadet secde ve rükudan ibaretti. Bunların ibadetleri ise kanunlarına her türlü konuda itaat etmek şeklindedir. Dolayısıyla da bunların şirkleri daha büyüktür. Kureyş müşrikleri Allah’ı en büyük ilah olarak kabul ediyor, onu yüceltiyor ve övüyorlardı. İbadet ettikleri diğer ilahlarının ise kendilerini semadaki en büyük ilaha yaklaştıracağını iddia ediyorlardı. Hatta hac esnasında onlar şu telbiyeyi söylüyorlardı:
“Lebbeyk Allahumme Lebbeyk!
Lebbeyk, senin ortağın yoktur.
Ancak yine senin olan ortakların dışında.
Sen onun ve onun sahip olduklarının sahibisin...”
Günümüz anayasa müşriklerine Allah’ın rezzak olduğunu, ölüyü dirilttiğini, gökten yağmur indirip onunla insanları ve hayvanları rızıklandırdığını ve şifa verdiğini, dilediğine kız dilediğine erkek ve yine dilediğine de her ikisini de bahşettiğini, dilediğini ise kısır kıldığını söylediğinizde; onlar, bütün bu işlerin Allah’a mahsus olduğunu kabul ederler. Bu işlerin melikleri veya emirlerine ait olmadığına da inanırlar. Ancak kanun koyma, itaat etme ve hüküm belirleme yetkisi ise onlara göre hakikatte meliklerine, tağutlarına veya yeryüzündeki ilahlarına aittir.
Bunlar şirk hususunda tıpkı Kureyş kafirleri gibidirler. Ancak onlar bütün bu küfürlerine ilave olarak, yeryüzündeki çeşitli ilah ve rablerinin hüküm ve yasalarını, Allah’ın hüküm ve yasalarından daha fazla yüceltmektedirler. Ebu Cehil ve Ebu Leheb’in şirkinden daha şiddetli bir şirk içerisinde olan kafirleri Allah kahretsin. Allahu Teala şöyle buyurur: “Allah’tan başka bir ilah mı var? Ne kadar da kıt düşünüyorsunuz.” (Neml/62; “Keşfu Şubuhati’l-Mücadilin an Ensari ve Asakiri’l-Kavanin” isimli kitabından alınmıştır. (Bu kitabın Türkçeye tercemesi Allahu Teala’nın lütfu ve yardımı ile tamamlanmıştır.))
Şeyh Ebu Katade el-Filistini şöyle der: “Şöyle bir soru sorulabilir: Bu ilmin önemi nedir? Müslüman'ın bu tağut yöneticileri tekfir etmesi vacip midir?
Deriz ki: Evet, her Müslümanın şunu bilmesi gerekir ki; inkarcı kafirleri tekfir etmek, Müslümanın akidesinin rükunlarından biridir. Zira bazı vacipler, bu tağutların tekfir edilmesi ile yerine getirilebilir.
Bu vaciplerin neler olduğu sorulursa, şunları söyleyebiliriz: Bil ki ey sevgili kardeşim, bu tağutlardan uzak durmak ve onlara düşman olmak, her Müslüman için farz-ı ayn hükmündedir. Tağutlardan uzaklaşmak, onlara karşı muhabbeti kesmek ve düşmanlık beslemek, imanın en sağlam rükunlarındandır. Bu olmadan kişinin İslam’ı geçerli olmaz. Bunun delillerini daha önce aktarmıştık. İmamlarımız şunu söylerler: “İnkarcıları tekfir etmek, dinin zarurilerindendir.” Onlara muhabbet duymamak, itaat etmemek ve kin beslemek bu düşmanlığın gereklerindendir. Dolayısıyla Müslümanın onlara destek olması veya onların ordu, emniyet ve istihbarat gibi kurumlarına katılması kesinlikle caiz değildir. Müslümanlardan kim onların bu kurumlarına katılırsa, Allahu Teala’nın şu ayetlerinin kapsamına girer: “İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır.” (Maide/51)
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kafirler ise tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.” (Nisa/76)
“Allah kafirlere, iman edenler aleyhinde asla fırsat vermeyecektir.” (Nisa/141)
Dolayısıyla kafirler mü’minler üzerinde yönetici olamazlar. Onların, yönetimden indirilmeleri ve itaatlerinden uzak durulması gerekir.” (“Nida’u’l-İslam” Dergisi’nden, sayı: 33)
Aktarmış olduğumuz bu deliller, günümüz yöneticilerinin küfürlerinin ve durumlarının anlaşılması için yeterlidir. Ancak bizim amacımız sadece onların küfrünü ortaya koymak değil, bununla birlikte mücahidleri bu tağutlar ile savaşmaya ve onları yönetimden indirmeye teşviktir.
Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurur:
“Fitne tamamen yok oluncaya ve din de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.” (Bakara/193)
“Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. (İnkara) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür.” (Enfal/39)
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kafirler ise tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.” (Nisa/76)
“Küfrün önderlerine karşı savaşın. Çünkü onların yemin (diye bir şeyleri) yoktur.” (Tevbe/12)
“Ey iman edenler! Kafirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar sizde bir sertlik bulsunlar. Biliniz ki Allah müttakilerle beraberdir.” (Tevbe/123)
